Aktivist Değil, Devrimciyiz!
Aktivist değil, devrimciyiz demek, bizim için yalnızca bir kavram tercihi değil; bir yön, bir iddia ve bir sorumluluk ilanıdır. Bugün gençlik hareketinin içine düştüğü temel sıkışma da tam burada başlıyor. Çünkü aktivizm, çoğu zaman tekil tekil sorunlara odaklanan, parçalı ve sürekliliği zayıf bir mücadele biçimi olarak şekilleniyor. Oysa devrimcilik, bütünlüklü bir dönüşüm iddiası taşır; yalnızca bir sorunu değil, o sorunu üreten düzeni hedef alır. Nitekim aktivizm çoğunlukla belirli alanlarda değişim talep eden pratiklere karşılık gelirken, devrimcilik sistemin tümünü değiştirme iddiasını içermektedir. Bu ayrım, gençliğin siyasal konumlanışı açısından belirleyici hale gelmiştir.
Bugünün gençlik hareketi, bir yandan soldan yana bir dil kurmaya çalışırken, diğer yandan bu dilin içini doldurmakta zorlanıyor. Sosyal medya kampanyaları, kısa süreli tepkiler, gündem odaklı çıkışlar çoğalıyor; fakat bunlar çoğu zaman kalıcı bir siyasal hatta dönüşemiyor. Aktivizm, bu anlamda bir tür “tepki üretme pratiği” olarak kalıyor. Tekil başlıklara sıkışan bu mücadele biçimi, geniş bir toplumsal dönüşüm perspektifi üretmekte yetersiz kalıyor. Bu durum, solun tarihsel birikimiyle gençliğin güncel refleksleri arasında bir kopukluk yaratıyor. Çünkü sol, tarihsel olarak yalnızca karşı çıkmakla değil, yerine ne koyacağını da tarif etmekle var olmuştur. Keza iktidar hedefi de bunu gerektirir zaten.
Gençlik hareketinin bir diğer gerilimi ise radikalizm ile apolitizm arasında gidip gelmesidir. Bir yanda keskin söylemler, sert çıkışlar ve hızlı mobilizasyonlar; diğer yanda siyasetten uzaklaşma, bireyselleşme ve edilgenleşme eğilimleri aynı anda varlık gösteriyor. Bu salınım, aslında örgütsüzlüğün ve yönsüzlüğün bir sonucu. Aktivizm, bireysel katılımı mümkün kılar; fakat bu katılım çoğu zaman süreklilik taşımaz. Oysa devrimcilik, örgütlü bir iradeyi ve sürekliliği gerektirir. Gençlik, bu noktada yalnızca tepki veren değil, süreç kuran bir özneye dönüşmek zorundadır.
Üniversite meselesi de bu tartışmanın merkezinde duruyor. Gençlik hareketi uzun süredir üniversiteye sıkışmış durumda. Kampüs içi gündemler, akademik sorunlar ve öğrenci kimliği etrafında şekillenen mücadeleler önemli olmakla birlikte, toplumsal bağlamdan koparıldığında daralıyor. Üniversiteden kopmak ise başka bir risk taşıyor: siyasal üretimin zeminini kaybetmek. Bu nedenle mesele, üniversiteye sıkışmak ya da tamamen kopmak değil; üniversiteyi toplumsal mücadelenin bir parçası haline getirebilmektir. Üniversite, bir alan olarak değil, bir başlangıç noktası olarak kavranmalıdır.
Sosyalist bir gençlik kuşağının görevleri de tam bu noktada belirginleşir. İlk olarak, parçalı mücadele başlıklarını birleştiren bütünlüklü bir siyasal perspektif üretmek gerekir. İkinci olarak, süreksiz ve anlık tepkiler yerine kalıcı örgütlenme biçimleri yaratılmalıdır. Üçüncü olarak ise gençlik, kendi sınırlarını aşarak işçi sınıfı başta olmak üzere daha geniş toplumsal kesimlerle bağ kurmalıdır. Aktivizmin sürdürülebilir olmamasının temel nedeni de burada yatar: örgütsüzlük ve süreksizlik. Oysa devrimcilik, süreklilik ve örgütlülük üzerine kurulur.
Sonuç olarak, gençlik hareketinin önündeki temel mesele bir kimlik tercihi değil, bir yönelim meselesidir. Aktivizm, belirli anlarda etkili olabilir; ancak tek başına bir çıkış yolu sunmaz. Gençliğin sıkıştığı yer tam da burasıdır: eylem var, ama hat yok; tepki var, ama yön yok. Bu sıkışmadan çıkış, ancak devrimci bir perspektifle mümkündür. Yani yalnızca karşı çıkmak değil, kurmak; yalnızca eleştirmek değil, örgütlemek; yalnızca görünür olmak değil, kalıcı olmak. Son tahlilde şu çok açık ki; gençlik eğer gerçekten bir özne olmak istiyorsa, aktivizmin sınırlarını aşmak ve devrimci bir hatta yerleşmek zorunluluğu taşımaktadır.