Öncelikle merhaba, bölgemiz ve ülkemizdeki siyasal gelişmeler çok yoğun. AKP-MHP-DEM Parti arasındaki süreç, CHP’ye yönelik iktidar hamleleri, enflasyon karşısında eriyen asgari ücret, işçi sınıfının artan mücadele pratikleri, okullarda gerçekleştirilen saldırılar… Hepsine tek tek değinmek elbette mümkün değil ama, sizce nasıl bir dönemden geçiyoruz?

Egemen sınıf ve onun siyasi temsilcileri, ülkemizi emperyalist planların bir taşeronu haline getirerek ve onlardan siyasal onay devşirerek iktidarlarını ayakta tutma telaşındadır.”

Melis Ö: Bugün Türkiye’de arka arkaya yaşanan ve ilk bakışta birbirinden bağımsız, parçalı kriz başlıkları gibi görünen tüm siyasi ve ekonomik gelişmeler, aslında bir bütünün; sermaye düzeninin yaşadığı tıkanıklığın ülkemizdeki kaçınılmaz izdüşümleridir. Sermaye düzeni bugün dünya genelinde yapısal bir tıkanıklıkla karşı karşıyadır. Artık geçmiş on yılların demokrasi, insan hakları veya uluslararası hukuk gibi kılıflarına ihtiyaç duyulmamaktadır; sistem, varlığını sürdürebilmek için açık ve haydutça bir barbarlık sergilemekten çekinmemektedir. Küresel hegemonya krizi, gücünü ancak zorbalıkla tahkim edebilen bir emperyalist saldırganlığa dönüşmüştür.

Emperyalist merkezler, bölgeleri yeniden dizayn etmeye girişirken; Filistin’de yürütülen soykırım politikalarından, Suriye ve İran’ı çevreleme ve kuşatma stratejilerinden, Latin Amerika başta olmak üzere dünyanın çevre ülkelerini sefalete sürüklemekten geri durmamaktadır. Tüm bu müdahaleler, emperyalizmin azami kar arayışının ve jeopolitik üstünlük savaşının birer sonucudur ve sistem, krizinin maliyetini kanla, işgalle çevre ülkelere ödetmektedir.

Türkiye’deki siyasal tablonun ve AKP iktidarının yönelimlerinin de bu emperyalist sistemden, ABD ve NATO stratejilerinden bağımsız okunması mümkün değildir. İktidar, içeride devletin tüm baskı aygıtlarını elinde tutmasına ve toplumu korkuyla teslim almaya çalışmasına rağmen, halkın çoğunluğunu hala kendi hegemonyasına ikna edememiştir. Bu durumun yarattığı derin meşruiyet açığı ve kriz, dışarıda emperyalizme tam entegrasyon sağlanarak kapatılmaya çalışılmaktadır. Egemen sınıf ve onun siyasi temsilcileri, ülkemizi emperyalist planların bir taşeronu haline getirerek ve onlardan siyasal onay devşirerek iktidarlarını ayakta tutma telaşındadır.

Emperyalizmle kurulan bu uyumlu ilişkinin sürdürülebilmesi için, içeride dikensiz bir gül bahçesi yaratılması, yani iç siyasetin tamamen sermayenin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmesi şarttır. Son dönemde gündeme getirilen yeni anayasa tartışmaları ve ‘çözüm’ masaları, sanıldığının aksine toplumsal bir uzlaşı veya demokratikleşme arayışı değildir; bu adımlar, iktidarın iç sıkışmışlığını aşma ve kendi egemenlik bloğunu anayasal güvence altına alarak tahkim etme hamlesidir. Öte yandan, geçen sene muhalefetin cumhurbaşkanı adayının tutuklanması, seçme-seçilme hakkının pervasızca gasp edilmesi ile zirveye ulaşan siyasi zorbalık, bu dizaynın en net göstergesidir. 21 Mayıs’ta CHP’ye yönelik çıkan mutlak butlan kararı ile birlikte AKP iktidarı yargı sürecini bakanlığa Akın Gürlek gibi bir ismi getirerek yeni bir evreye taşımak istemektedir. İktidarın rıza üretemediği noktada yargı ve kolluk gücüne ne denli sarıldığı, siyasetin sınırlarının sopayla çizilmeye çalışıldığı CHP Genel Merkezine yapılan müdahale ile birlikte apaçık ortadadır.

Bu siyasal tahkimatın ve baskı ortamının yapısal zeminini ise doğrudan işçi sınıfını, emekçileri ve gençliği hedef alan Mehmet Şimşek politikaları ile derinleşen ekonomik kriz oluşturmaktadır. Sermaye düzeni; enflasyon sarmalının ve krizin faturasını kemer sıkma programlarıyla, enflasyon karşısında pul olan asgari ücretle ve adaletsiz dolaylı vergi yükleriyle tamamen emekçilerin sırtına yıkmakta ve açık bir servet transferi gerçekleştirmektedir. Bu ağır ekonomik şiddet en çok da gençliği vurmaktadır; eğitim sistemi hızla gericileştirilip piyasalaştırılırken, milyonlarca genç geleceksizliğe mahkum edilmektedir. Güvencesiz çalışma koşulları, barınma krizi ve umutsuzluk sarmalı içine itilen gençlik, sermaye düzeninin ucuz işgücü deposu olarak görülmektedir.

Sonuç olarak içinden geçtiğimiz bu tablo; egemenlerin emperyalist entegrasyon, rıza dışı zor mekanizmaları ve Şimşek programının yarattığı ağır ekonomik şiddet eşliğinde hayata geçirdikleri bir sistem savunmasıdır. Temel amaç, kitleleri sefaletle, güvencesizlikle, gericilikle ve siyasi irade gaspıyla teslim alarak krizin tüm maliyetini tabana yaymak ve çürüyen sermaye düzeninin ömrünü bir nebze daha uzatmaktan ibarettir.

Bilgi Üniversitesi’nin kapatılma kararı sonrasında üniversite öğrencileri bu kararı tanımadı ve üniversiteler bizimdir diyerek eylem başlattı. Dün gece de kararın geri çekildiği duyuruldu. Sizler de başından itibaren bu sürecin içerisinde yer aldınız. Bilgi Üniversitesinde yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Geleceksizliğin, güvencesizliğin ve akademik tasfiyelerin olağanlaştırıldığı bu düzene karşı, vakıf üniversiteleri sisteminin yapısal çelişkilerini teşhir etmeye devam etmek ve eğitim hakkının tamamen kamusal, parasız ve eşit bir zeminde yeniden inşa edilmesi için bu mücadeleyi büyütmek tarihsel bir sorumluluktur.“

Melis Ö: İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yaşadığımız süreç, sermaye düzeninin yapısal krizinin ve bu düzenin idari gereksinimlerinden doğan başkanlık sisteminin ülkeyi sürüklediği bataklığın en somut  örneklerinden biridir. Bir yükseköğretim kurumunun tek bir idari kararla kapatılıp ardından yükselen tepkiler üzerine üç gün sonra yeniden açılması, iktidarın ve sermaye gruplarının pervasızlığını açıkça göstermektedir. Binlerce öğrencinin, akademisyenin ve üniversite emekçisinin geleceğinin bu denli öngörülemez bir keyfiyete teslim edilmesi eğitim hakkının temel bir kamusal güvence olmaktan çıkarılıp piyasa aktörlerinin inisiyatifine bırakılmasının yapısal bir sonucudur.

Temelinde vakıf üniversiteleri modeline, eğitimi metalaştıran, bilgiyi piyasa koşullarına endeksleyen ve akademiyi ticarileştiren yapıları nedeniyle ideolojik olarak karşıyız. Yaşanan bu son kriz, vakıf üniversitelerinin iddia edildiği gibi kamusal birer alternatif değil, sermaye birikim süreçlerinin ve siyasi iktidar ile egemen sınıflar arasındaki rant çatışmalarının doğrudan birer nesnesi olduğunu kanıtlamıştır. Binlerce insanın akademik ve profesyonel yaşamının tek bir hamleyle riske atılabilmesi, eğitim hakkının piyasa dinamiklerine ve iktidar ilişkilerine feda edilmesinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Öğrencilerin ve akademisyenlerin ortaklaşa ördüğü, üç gün boyunca kampüsün içerisinde ve dışarısında kesintisiz sürdürülen direniş ve bunun etrafında kenetlenen toplumsal kamuoyu, siyasi iktidarın ideolojik hegemonyasının göründüğü kadar sarsılmaz olmadığını göstermiştir. Kararlı ve örgütlü bir kitlesel duruş sergilenirse, egemenlerin geri adım atmak zorunda kalacağı bu pratik deneyimle bir kez daha tescillenmiştir. Ancak elde edilen bu kazanım, mücadelenin nihayete erdiği anlamına gelmemektedir; aksine daha yapısal bir dönüşümün başlangıcı olarak okunmalıdır. Üniversiteler, sermaye sınıfının ekonomik çıkarlarına ya da iktidar mekanizmalarının iki dudağı arasına sıkıştırılamayacak kadar hayati, bilimsel ve aydınlık merkezler olmak zorundadır. Geleceksizliğin, güvencesizliğin ve akademik tasfiyelerin olağanlaştırıldığı bu düzene karşı, vakıf üniversiteleri sisteminin yapısal çelişkilerini teşhir etmeye devam etmek ve eğitim hakkının tamamen kamusal, parasız ve eşit bir zeminde yeniden inşa edilmesi için bu mücadeleyi büyütmek tarihsel bir sorumluluktur.

19 Mart sonrasında gençliğin iktidar karşısındaki tepkilerinin açığa çıktığı bir dönem yaşandı. Bu devam ediyor mu ya da gençlik alanına dair tartışmalara nasıl bakmak gerekiyor?

“Gençliğin penceresinden bakınca, tüm bu tabloda AKP, “Z kuşağı” olarak tanımladığı gençliği kapsayamıyor. Bize bir hayat sunamıyor ve sunamayacak. Ne AKP ne de bu sermaye düzeninin bize bir vaadi var. Biz bunları biliyoruz. Çözümün düzen partilerinde olmadığını, çünkü esas sorunun sermaye düzeninin kendisi olduğunu biliyoruz.”

Hasan C: Ülkemizi 19 Mart’a sürükleyen bir süreç vardı. Türkiye’de bunu 6. Filo eylemlerinde, 15-16 Haziran büyük işçi direnişinde, son olarak Haziran eylemlerinde ve sonrasında İstanbul Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi eylemlerinde gördük. Toplumun buradan aldığı ve bugüne taşıdığı bir miras vardı. Mart eylemlilikleri toplumun tüm kesimlerinin AKP’ye karşı ülke çapında ikinci kez sokağa çıktığı eylemlerdi.

Baktığımız zaman AKP iktidara geldiği günden bugüne özelleştirmelerin, hak gasplarının hat safhaya çıktığı, alım gücünün düştüğü bir tablo var. Gençlik açısından bakacak olursak geleceksizlik, işsizlik, borç, üniversitelerin adım adım AKP ve onun aparatı faşist çetelerin eline geçirildiği, akademinin içinin boşaltıldığı, bilimin üretilmediği, aksine daha da yozlaştırıldığı bir ortam söz konusu. Bu durum gençlik içerisinde AKP’ye ve sermaye düzenine karşı öfkeyi büyütüyor ve gençliğe örgütlenmekten başka bir çarenin olmadığını anlatıyor.

Mart eylemliliklerinden sonra sosyalist sol üniversitelerde yıllar önce kaybettiği mevzileri tekrar kazanmak için verdiği mücadeleyi yükseltti. AKP-MHP iktidarı buna kampüslerimize eli palalı faşist çeteleri, çevik kuvveti sokarak, ÖGB’siyle karşılık verdi. Arkadaşlarımızı gözaltına almaya, tutuklamaya devam etti. İktidar, gençlik örgütlü bir şekilde bilinçlenince üniversitelerde istediği gibi at oynatamayacağının; kampsüler üzerinden sermayesine rant, tarikatına mürit bulamayacağının; akrabalarını, eski milletvekillerini, diplomatlarını, iş birliği yaptığı cemaatlerin önde gelen isimlerini üniversitelerimize kayyum rektör olarak atayamayacağının bilincinde. Bu bilinç, sermaye düzenine, gençlikte ve halkta oluşan tepkileri öyle veya böyle bastırmayı, yok etmeyi, toplumu sindirmesi gerektiğini söylüyor. Ama Türkiye toplumunun, üniversiteli gençliğin sinmeyeceğini her seferinde görüyor.

Ege Üniversitesinde Eylül ayında dönem başı yapılan oryantasyon haftasında arkadaşlarımızın açtığı standa polis ve faşist çeteler saldırdı. Okulda eylemden sonra bir palalı saldırı daha gerçekleşti. Bunu takip eden günlerde Dokuz Eylül Üniversitesinden arkadaşlarımıza yönelik ev baskınları yapıldı. Daha sonra Hacettepe’de faşistler yine saldırdı. Aynı faşistler ODTÜ’de bayrağı kullanarak devrimcilere karşı bir provokasyon gerçekleştirdiler. Gençlik, AKP’nin tüm bu saldırılarına, baskılarına, sindirme politikalarına örgütlü mücadelesiyle yanıt verdi. Yanıt vermeye de devam ediyor.

Bizler yurtlarda zehirleniyoruz. İş yerlerinde, cemaat yurtlarında, sokaklarda ölüyor ve öldürülüyoruz. Üniversiteler işsizliği erteleme ve AKP’nin eski milletvekillerinin emekliliklerini geçirecekleri bir arka bahçe olarak görülüyor. Alım gücünün düşmesi, geleceğimizin çalınması, yaşam kalitemizin sıfırın altında olması, öte yandan özgürlüğümüzün kısıtlanması, hayatımızın cemaatlere ve patronlara bizzat AKP eliyle peşkeş çekilmesi, gençliğin AKP iktidarı ile arasındaki makası daha da açıyor.

Gençliğin penceresinden bakınca, tüm bu tabloda AKP, “Z kuşağı” olarak tanımladığı gençliği kapsayamıyor. Bize bir hayat sunamıyor ve sunamayacak. Ne AKP ne de bu sermaye düzeninin bize bir vaadi var. Biz bunları biliyoruz. Çözümün düzen partilerinde olmadığını, çünkü esas sorunun sermaye düzeninin kendisi olduğunu biliyoruz.

AKP, gençlikle uyuşamadıkça biraz önce saydığımız gibi yurtlarda zehirleyerek, kampüslerde çeteleriyle üzerimize saldırarak, bizleri evsiz ve yurtsuz bırakıp cemaatlerin eline iterek, özetle yaşam alanımızın her yerinde, her noktasında bizi sindirmeye, sömürü düzenine entegre etmeye, bu düzeni kabullendirmeye, kendisine boyun eğdirmeye çalışıyor.

Tam olarak bu noktada mücadelemiz somutlanıyor. AKP’nin, sermaye düzeninin tüm bu politikalarına karşı sosyalist, örgütlü bir gençliğin şekillenmesi gerekiyor. Yaşam alanımızın her noktasında artan bu karanlık, bu köhne düzeni yıkmak için sosyalist bir kuşağın yetişmesi elzemdir. Sosyalist Düşünce Toplulukları olarak bir amacımız var: Sosyalist Türkiye’yi kurmak. AKP’nin yarattığı bu karanlık iklimden çıkmak için tek bir yol var. O da örgütlü mücadele.

ODTÜ’de gerçekleşen provokasyonun nedenleri sizce nedir? Bu provokasyonun ODTÜ ile sınırlı olduğunu düşünüyor musunuz?

“Bunun için bir yandan üniversitelerde korku ve gerilim siyaseti üretilirken, diğer yandan gençlik yapay kutuplaşmalar içerisine hapsedilmek istenmektedir. Özellikle “seküler milliyetçilik” tanımlaması üzerinden şekillendirilen bir gençlik yaratılarak; öğrencilerin ekonomik kriz, barınma sorunu, akademik özgürlüklerin tasfiyesi, geleceksizlik ve emek sömürüsü gibi gerçek sorunlardan uzaklaştırılması hedeflenmektedir. “

Dilge G: Biz Sosyalist Düşünce Toplulukları olarak ODTÜ Bahar Şenliklerinde yaşanan bu olayın bayrak düşmanlığı olarak yorumlanmasının yanlış olduğunu düşünüyoruz. Burada olayın arka planında bayrağın arkasına saklanarak onu bilinçli bir provokasyonun aracı hâline getiren organize grupların olduğu açıktır. Olay sonrasında medyaya yansıyan ya da özellikle “yansıtılan” görüntüler tek taraflı bir algı yaratmakta, olayın bağlamı ve sonradan ortaya çıkan görüntüler ise bilinçli biçimde görmezden gelinmektedir. Kamuoyuna servis edilen tablo, öğrencilerin “bayrağa saygısızlık yaptığı” yönünde çarpıtılmış bir anlatıdır.

Yaşananların yalnızca “bayrak hassasiyeti” üzerinden açıklanmaya çalışılması açıkça gerçekleri gizlemektedir. Çünkü alanda ortaya çıkan tablo, sıradan bir tepkinin değil organize bir provokasyon girişiminin göstergesidir. Konser sırasında bir grup provokasyon amaçlı toplanan grup tarafından gerçekleştirilen yuhalamalar, ıslıklamalar, bozkurt işaretleri ve öğrencilere dönük şekilde atılan “ODTÜ teröre mezar olacak” sloganları bunun en açık örnekleridir. Burada hedef alınan yalnızca bir konser ya da birkaç öğrenci değil; ODTÜ’nün yıllardır taşıdığı ilerici, özgürlükçü ve dayanışmacı üniversite kültürüdür. Kendilerini bayrak üzerinden meşrulaştırmaya çalışan faşist gruplar, üniversitelerde yükselen muhalif birikimi bastırmak ve gençliği kutuplaştırmak amacıyla bilinçli bir gerilim siyaseti üretmektedir. Sonrasında ise olayların bağlamı gizlenerek kamuoyuna yalnızca “bayrağa saldırı” görüntüleri servis edilmekte, böylece organize provokasyon görünmez hâle getirilmeye çalışılmaktadır.

Gezi Direnişi’nde milyonlarca insanın ortak talepler etrafında yan yana gelmesi, ODTÜ Ayakta sürecinde öğrencilerin üniversitelerine ve demokratik haklarına sahip çıkması, son olarak 19 Mart sürecinde gençliğin baskılara, hukuksuzluğa ve geleceksizliğe karşı birlikte ses yükseltmesi; Türkiye’de gençliğin örgütlü ve dayanışmacı bir mücadele hattı kurabildiğinde nasıl güçlü bir toplumsal dinamik yarattığını bizlere göstermiştir. Özellikle de ODTÜ Ayakta sürecinde öğrenciler yalnızca kendi kampüslerini değil; bilimsel, özgür ve demokratik üniversite anlayışını savunmuş, üniversitelerin sermaye ve siyasi baskı mekanizmalarına teslim edilmesine karşı ortak bir irade ortaya koymuştur. 19 Mart sürecinde ise gençlik, artan baskılara, gözaltılara, kayyum politikalarına ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı geniş bir dayanışma zemini oluşturmuş; farklı görüşlerden öğrenciler ortak bir gelecek talebi etrafında buluşabilmiştir. Tam da bu nedenle iktidar ve onun üniversitelerdeki uzantıları gençliğin ortak mücadele deneyimlerinden rahatsız olmakta, gençliği dayanışma ve mücadele zemininden koparmaya çalışmaktadır.

Bunun için bir yandan üniversitelerde korku ve gerilim siyaseti üretilirken, diğer yandan gençlik yapay kutuplaşmalar içerisine hapsedilmek istenmektedir. Özellikle “seküler milliyetçilik” tanımlaması üzerinden şekillendirilen bir gençlik yaratılarak; öğrencilerin ekonomik kriz, barınma sorunu, akademik özgürlüklerin tasfiyesi, geleceksizlik ve emek sömürüsü gibi gerçek sorunlardan uzaklaştırılması hedeflenmektedir. Biz biliyoruz ki üniversitelere, gençliğe yapılan bu saldırı ve provokasyonlar ilk değildir. Bugün ODTÜ’ye, özellikle diğer üniversitelere nispeten daha çok kültürünü koruyabilmiş bu üniversiteye de yapılan tam olarak budur. Oysa gençliğin tarihsel birikimi göstermektedir ki üniversiteler ancak dayanışmanın, özgürlüğün ve eşitlik mücadelesinin yükseldiği ölçüde gerçek anlamda demokratik alanlar hâline gelebilir. Bu nedenle gençlik; emperyalizme, sermaye düzenine, gericiliğe ve faşist örgütlenmelere karşı ortak mücadeleyi büyütmeli, üniversitelerdeki ilerici birikimi savunmaya devam etmelidir.

7-8 Temmuz tarihlerinde NATO zirvesi Türkiye’de toplanmayı hedefliyor. Emperyalist saldırganlığın karşısında halkın tepkisini de yükseldiği bir dönemden geçti Türkiye. NATO zirvesine dair ne söylemek istersiniz, gençlik nasıl bir tutum almalı?

“Mesele her seferinde aynı noktaya geliyor. Örgütlenmek. Savaş ve terör örgütü NATO’yu ülkemizden def etmek için örgütlenmekten başka hiçbir çaremiz yok. AKP’nin gençlik üzerinde yarattığı karanlıktan da ülkemizin emperyalist saldırganlıktan kurtulmak da tam olarak örgütlü mücadeleden geçiyor. Mirasımız sağlam, derin… 68 kuşağından aldığımız birikimle NATO’nun da ülkemizi karanlığa gömenlerin de saltanatına son vereceğimize inanıyoruz ve bunu biliyoruz.”

Hasan C: Öncelikle, bugün düzen partilerinin tamamı NATO’cudur. AKP, CHP, DEM, MHP, diğer partiler… bunların hiçbirinin NATO ile bir derdi yok. Öncelikle NATO ile derdi olmayanın memleketin gidişatına dair de derdi olmadığını belirtmemiz gerekir.

Sermaye düzeni, emperyalizmi kutsayarak NATO’nun ülkemizin güvenliğini sağladığı algısını yaratıyor. Fakat tablo ortada. Bir savaş ve terör örgütü olan NATO, ayak bastığı her toprakta kan döktü. Filistin’de soykırıma varan katliamlar, İran’da yaşananlar, Afganistan, Yugoslavya, Vietnam, Japonya… NATO, girdiği her yere savaş terörünü götürerek dünya halkarı için, dünya ülkeleri için ekstra tehlike oluşturuyor.

NATO Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmuş bir örgüttü. Dolayısıyla teknik olarak bugün kendisini lağvetmesi gerekir… Ama tabii ki sadece Sovyetler Birliği’ne karşı kurulmamıştı. ABD, esir aldığı Nazi subaylarını NATO bünyesine almadı mı? Bu subaylarla ülkemizde “Komünizmle Mücadele Dernekleri”, JİTEM, Kontrgerilla yapılanmalar oluşturmadı mı? Bu hareketler ülkemizdeki tüm Alevi katliamlarında, aydın katliamlarında, devrimcilerin katliamında, mahalle katliamlarında imzalarını göstermediler mi? Tüm bunlar NATO’nun dünyadaki ‘Sovyet tehlikesi’ne karşı değil, doğrudan dünya halklarının, dünya emekçilerinin üzerinde Amerikan emperyalizminin hegemonyasını kurmak, onların ürettiklerini gasp etmek adına kurulduğunu gösteriyor.

NATO, dünyaya pazarladığı Amerikan rüyası ile ” demokrasisini” dikte etmeye, bu yolla sömürüsünü güya meşru bir zemine oturtmak istiyor. Bugün dünyada oluşan tabloya bir bakalım. Filistin yıllardır emperyalist ve siyonist işgalin altında. Sivil katliamları ortada. Suriye’de, Afganistan’da NATO’nun besleyip büyüttüğü İslamcı terör örgütleri iktidarlarını kurdular. İran’da kız çocuklarının okuduğu okulun bombalanmasıyla, Filistin’de çocukların, kadınların, sivil halkın kurşuna dizilmesiyle, Suriye’de cihatçı çetelerin yaptığı katliamlarla NATO’nun gerçek yüzünü, gerçek amacını görmek mümkün. Özetle NATO, gittiği yerlere ne demokrasi ne özgürlük ne barış götürmüştür. Sadece terör ve zulüm. Dolayısıyla NATO bir savunma paktı değil, bariz bir terör örgütüdür. Bugün ülkemizin NATO’da bulunması bizim açımızdan bir güvenlik değil, aksine büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla bizim NATO ile, emperyalizm ile bir derdimiz olmalıdır.

Anlatmaya çalıştığımız şey tam olarak budur. Emperyalizmi karşısına alan, NATO’nun emekçiler, gençler ve kadınlar açısından bir koruma kalkanı olmadığını anlatmak. Tabanımız boş değil. Bizler antiemperyalist mücadeleyi geçmişten devraldıklarımızla bugün devam ediyoruz. Denizler, Mahirler, Harun Karadenizler… Onlar 68’de 6. Filo’yu ülkemizden nasıl defettiyse bizim de bugün NATO’yu ülkemizden defetmemiz gerekiyor. Gençlik, NATO’yu, emperyalizmi karşısına alarak bir mücadele hattı oluşturmak zorunda. Emperyalist-kapitalist sistem postmodernizmiyle, faşizmiyle, liberal akımlarıyla sosyalist mücadeleyi baltalamak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Gençlik tam olarak bu düzene karşı antiemperyalist ve antikapitalist mücadeleyi yükseltmek zorundadır.

Önümüzdeki Temmuz ayında ülkemizde NATO zirvesi var. Biraz önce saydıklarımız zaten bu zirveye başlı başına karşı olmamız gerektiğini gösteriyor. Gençliğin bu zirveye örgütlü bir şekilde hazırlaması, ülkemize yapılan bu aleni emperyalist saldırıyı göğüsleyebilmesi gerekiyor.

Geçtiğimiz yıl 19 Mart’la başlayan bir süreç vardı. Biraz önce onu da açtık. Bu süreç gençliğe bu düzenle bir kavgası olduğunu göstermişti. Buradan da yeni bir düzenin arayışı yükselmeye başladı. Bugün ODTÜ’de, Ege’de, DEÜ’de, Ankara ve Hacettepe’de yaşanan saldırıları Temmuzdaki NATO zirvesinden bağımsız düşünemeyiz. Gençlik bu zirveye karşı nasıl hazırlanıyorsa zamanın gladyosu, kontrgerillası olan çeteler de gençliğe saldırmak için hazırlanıyorlar. ODTÜ’deki bayrak provokasyonu, Ege’deki palalı saldırılar… üniversitelerdeki faşist gündemlerin hepsi NATO’cular tarafından gerçekleştiriliyor. Gençlik, bu zirveyi yaptırmamak için elinden gelen her şeyi sonuna kadar yapacaktır. Ülkesini emperyalizmin sömürgesinden kurtarmak ve tam bağımsız Türkiye’yi kurmak için, sosyalist Türkiye mücadelesini yükseltmeye de devam ediyor.

Mesele her seferinde aynı noktaya geliyor. Örgütlenmek. Savaş ve terör örgütü NATO’yu ülkemizden def etmek için örgütlenmekten başka hiçbir çaremiz yok. AKP’nin gençlik üzerinde yarattığı karanlıktan da ülkemizin emperyalist saldırganlıktan kurtulmak da tam olarak örgütlü mücadeleden geçiyor. Mirasımız sağlam, derin… 68 kuşağından aldığımız birikimle NATO’nun da ülkemizi karanlığa gömenlerin de saltanatına son vereceğimize inanıyoruz ve bunu biliyoruz.

Biraz da Sosyalist Düşünce Toplulukları üzerine konuşalım. SDT çok uzun süredir gençlikle gerçekleştirdiği seminer, panel, söyleşilerle biliniyor. SDT nedir ve hangi ihtiyaç SDT’yi var etti?

SDT, üniversitelerde sadece entelektüel bir duruş sergilemekle kalmaz; aynı zamanda siyasal olarak bu düzenle uzlaşmaya zorlanan gençliğe, öfkesini örgütlü bir güce dönüştürmenin somut zeminini sunar.”

Melis Ö: Sosyalist Düşünce Toplulukları, “Anlatılmayanı anlatıyoruz.” şiarıyla yola çıkan; akademideki gerici ve piyasacı dönüşümün karşısında sosyalizmin, aydınlanmanın ve bilimselliğin sesini yükselten bir iradenin adıdır. Bugün ülkemizde, egemenlerin dindar ve kindar nesil yaratmak adına ilkokullardan üniversite kürsülerine kadar uzanan, planlı ve gerici bir toplumsal dönüştürme hamlesiyle karşı karşıyayız. Gençliğin geleceksizliğe ve biate zorlandığı bu karanlık tabloda SDT, gençliğin düzene karşı biriken haklı öfkesini sistem içinde eritip soğurmaya çalışan sahte alternatiflerin karşısında durmaktadır. Sömürünün ve eşitsizliğin derinleştiği bu kesitte, halkın acil talepleri ile sosyalizm ihtiyacının yakıcı bir gerçeklik olarak önümüzde durduğunu görüyor; bu fikriyatın üniversiteli gençlik içinde yeniden çoğalması gerektiğine inanıyoruz.

Bu inançla yola çıkan Sosyalist Düşünce Topluluklarının en temel amacı, gençliği bencil, rekabetçi ve apolitik birer nesneye indirgemek isteyen bu düzene karşı dayanışmayı, kolektif yaşamı ve sınıf bilincini rehber edinen yeni bir sosyalist kuşağın oluşturulmasıdır. Bizler, üniversitelerin piyasaya kul, sermayeye köle edilen ve tarikatlara alan açan yapısına son verilmesi için mücadele ediyoruz. Akademinin yeniden bilimin, özgür düşüncenin ve aydınlanmanın merkezi haline gelmesi, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü biliyoruz ki, bilimin ve aydınlanmanın terk edildiği her alan, gençliği teslim almaya çalışan çürümüş ideolojilerin işgaline uğramaktadır. Tam da bu nedenle, gençliği boğmaya çalışan faşizan eğilimlere, “özgürlükçülük” makyajıyla pazarlanan liberalizme ve her türlü gerici zihniyete karşı kampüslerde sosyalizmin ve aydınlanmanın sesini yükseltiyoruz.

Ancak tüm bu ideolojik ve politik hedeflerin hayata geçebilmesi, gençliğin düzene karşı biriktirdiği öfkenin örgütlü bir güce dönüşmesine bağlıdır. Birbirinden kopuk, anlık ve örgütsüz tepkiler sermaye düzeni karşısında kalıcı bir sonuç yaratamaz. Gençliğin sisteme yönelen itirazlarının heba olmaması ve mücadelenin başarıya ulaşması, ancak bu öfkenin ortak ve örgütlü bir irade etrafında birleşmesiyle mümkündür. İşte SDT, üniversitelerde sadece entelektüel bir duruş sergilemekle kalmaz; aynı zamanda siyasal olarak bu düzenle uzlaşmaya zorlanan gençliğe, öfkesini örgütlü bir güce dönüştürmenin somut zeminini sunar. Sosyalist Düşünce Toplulukları, gençliği, bireysel kurtuluş yalanlarını bir kenara atmaya ve kampüslerden başlayarak memleketin geleceğini örgütlü bir iradeyle kendi ellerine almaya çağırmaktadır.

Üçünüze de değerli görüşleriniz için teşekkür ediyoruz. Son sözü sana verelim Dilge. Eklemek istediğin bir şey var mı?

Dilge G: Biz gençlik olarak bugünkü karanlığı ancak birlikte yıkabiliriz. Emperyalizmin tüm dünya topraklarına verdiği yıkım, halklara verdiği geleceksizlik tüm gücüyle etrafımızı sarmışken bir olmalıyız. Günümüz her ne kadar umutsuz ve düzelmez görünse de somut örneklerimizden biliyoruz ki bizi birlik, dayanışma ve örgütlülük kurtaracak. İşte bu yüzden her zaman dediğimiz gibi, tüm sıra arkadaşlarımızı Sosyalist Düşünce Topluluklarına, dayanışmaya ve mücadeleyi birlikte büyütmeye çağırıyoruz.