Yeni bir dönem daha başlıyor. Amfilerin dolacağı, kampüslerde kulüplerin -açabilirlerse- stantlarını açacağı, gençlerin yine yurt sıralarında barınma sorununun çözülmesini umacağı, beslenme sorunuyla yüz yüze geleceği bir döneme daha giriyoruz. Tüm bunlar yaşanırken memleketimizdeki gelişmeler de oldukça kritik bir yere doğru ilerliyor.
Türkiye, AKP iktidarının emperyalizmin ihtiyaçları doğrultusunda ülkeyi yeniden şekillendirdiği bir dönemden geçiyor. Yanı başımızda, Ortadoğu’da güç dengeleri değişirken; ülkemizde bunun izdüşümü olan yeni bir “çözüm süreci” ilerletiliyor, ana muhalefet partisine yönelik operasyonlar hız kazanıyor, ekonomik kriz emekçileri her geçen gün daha ağır koşullara mahkum ediyor. AKP’nin bu adımlarının kampüs kapılarından içeri girmemesi mümkün mü?
AKP döneminde üniversitelere ve gençliğe yönelik müdahaleler her geçen gün arttı. KHK’larla akademisyenlerin üniversitelerden uzaklaştırılması, atanmış rektörler aracılığıyla üniversite yönetimlerinin şekillendirilmesi, ÖGB ve kolluk kuvvetlerinin kampüslerde gençliğe müdahalesi, öğrenci topluluklarının faaliyetlerinin engellenmesi ve siyasal faaliyetin baskılanması bunun farklı biçimleridir. Bugün ise ülkenin birçok alanında olduğu gibi üniversiteler de giderek daha açık biçimde piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda şekillendirilmektedir.
“Her ile bir üniversite” politikasıyla milyonlarca genç üniversiteli olurken, üniversite diplomasının karşılığı da tartışmalı hale gelmiştir. Bugünün üniversite öğrencisi dersine girerken aynı zamanda kirasını, kalacak yerini ve yemek parasını düşünmek zorunda kalıyor. Bir bölümü okuyabilmek için çalışıyor. Mezun olduğunda ise karşısına çoğu zaman işsizlik, düşük ücret ve güvencesiz çalışma çıkıyor.
Bir dönem “Oku, hayatını kurtar” denilerek siyasetten uzak tutulmak istenen gençlik, bugün okusa da hayatını kurtaramadığı bir gerçeklikle yüzleşiyor. Yaşadığımız geleceksizliğin yalnızca bireysel bir kaygı olmadığı; iktidarın ve kapitalist düzenin politik tercihlerinin sonucu olduğu gerçeği her geçen gün yüzümüze vuruyor. Çünkü bir genç okurken nerede yaşayacağını, nasıl geçineceğini, mezun olduğunda iş bulup bulamayacağını ve düşüncesini üniversitesinde özgürce savunup savunamayacağını bilmiyorsa, mesele yalnızca burs miktarı ya da yurt kapasitesi değildir. Mesele, gençliğin kendi hayatı ve geleceği üzerinde ne kadar söz sahibi olduğudur.
Bugün dünyada emperyalizm halklara savaş ve yıkım dayatırken, Türkiye sermaye sınıfı da bu uluslararası tabloda kendisine yeni alanlar açmaya çalışıyor. Savunma sanayii yatırımları büyütülüyor, bölgesel güç olma söylemleri yükseltiliyor, savaş politikaları “milli çıkar” başlığı altında meşrulaştırılıyor. İçeride ise sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir ekonomik ve siyasal düzen kurulmaya çalışılıyor.
Bütün bunlar bizlerin hayatında ve okuduğumuz üniversitelerde de karşılığını buluyor.
Üniversite-sanayi iş birliği adı altında üniversitelerimiz giderek sermayeye nitelikli iş gücü üreten merkezlere dönüştürülüyor. Üniversite eğitiminin üç yıla düşürülmesi ve gençlerin daha erken “iş hayatına atılması” tartışılırken, diğer tarafta milyonlarca genç işsizler ordusuna ekleniyor.
Bugün gelecek mücadelesi ile memleketin kurtuluşu birbirinden ayrılamayacak biçimde ortalaşmış durumdadır.
Üniversiteler, Türkiye’deki toplumsal mücadelenin dışında değil, onun önemli alanlarından biridir.
Bu nedenle bizlerin mücadelesi yalnızca üniversiteler ve gençliğin sorunlarından ibaret olamaz. Bunların hepsini kapsayan, ancak bunları aşan biçimde gençliğin kendi geleceği ve memleket üzerinde söz sahibi olma mücadelesi haline gelmelidir. Çünkü geleceksizlik yalnızca gençliğin maruz kaldığı ekonomik bir sonuç değil, aynı zamanda bizlerin üzerinde kurulan bir disiplin aracıdır. Düzen, yarattığı işsizlik korkusuyla, güvencesizlikle, burs ve yurt baskısıyla, akademik soruşturmalar ve mezuniyet sonrası belirsizlikle; bizleri siyasal taleplerimizden vazgeçmeye, yalnızca kendi bireysel kurtuluşumuza odaklanmaya zorlamaktadır.
Bizlere “Başını eğ, CV’ni doldur, rekabet et ve kurtulmaya çalış!” deniyor. Oysa milyonlarca gencin aynı anda yaşadığı sorunlar bireysel değildir, toplumsal ve siyasaldır.
Gençliğin kendi geleceğini kurabileceği; bilimin patronların karı için değil toplumun ihtiyaçları için üretildiği; eğitim hakkının piyasanın konusu olmaktan çıkarıldığı; halkların emperyalist savaşlara sürüklenmediği başka bir düzeni savunmak zorundayız.
Üniversiteler geçmişte bu kavganın dışında kalmadı. Bugün de kalamaz.
Yeni dönem yalnızca dersliklerin kapılarının açıldığı bir dönem değil; gençliğin kendi geleceğine ve memlekete yeniden sahip çıkacağı bir mücadele dönemini aralamak zorunda. Çünkü bize geleceksizlikten başka bir şey vaat edemeyenlerin karşısında bizim bir geleceğimiz var.
Ve o gelecek sosyalizmde.
Üniversiteye, memleket ve gelecek kavgasına hoş geldin!